İsrail rejiminin “Ziman Yisrael” gazetesinde yayımlanan bir analizde, bazı uygulamaların İsrail rejimi açısından son derece tehlikeli bir etnik çöküşe yol açabileceği belirtildi.
Tesnim Haber Ajansı’nın İbranice servisinin haberine göre, Abraham Frank, Ziman Yisrael gazetesinde yayımlanan analizinde, çöküşlerin genellikle savaşlar sonucunda meydana geldiğini ve uzun vadeli yeniden yapılanma süreçlerine yol açtığını, yapıları çöken toplumların uzun vadede çok sayıda sorunla karşı karşıya kaldığını kabul etti.
Makalenin bir bölümünde şu ifadelere yer verildi: Bazı yapılar yıkımın sonucunda çökerken, bazı durumlarda ise çöküş yıkımın nedeni oldu.
Bununla birlikte ekonomik kalkınma ve modernleşmeye yol açan yeni koşullar da bulunmaktadır. Ancak bizim dikkatimiz ve ilgimiz İsrail’e yöneliktir.
Ancak İsrail’de durum farklıdır. Burada henüz çöküşün eşiğine gelinmiş değil, fakat ekonomi, hukuk, sosyal eşitlik, göç ve diğer alanlarda yıkıcı iç süreçler yaşanıyor. Bunları ilerleyen bölümlerde açıklayacağım.
İsrail, varoluşsal güvenliğinin belirsiz hale geldiği bir aşamaya ulaşmıştır ve bunun nedeni büyük ölçüde alışılmadık bir liderlik tarzına dayanmaktadır: Karizmatik bir adam, çeşitli yönleriyle İsrail yapısının yıkımına doğru yön vermektedir.
Bu adam, “Bibi” olarak bilinen Benjamin Netanyahu’dur ve “Bibiciler” olarak adlandırılan destekçileri bulunmaktadır.
Netanyahu, değişim koalisyonunun seçimleri kazandığı bir yıllık dönem dışında, 2009’dan bu yana başbakanlık görevini yürütmektedir. Daha önce de 1996-1999 yılları arasında bu görevde bulunmuştur.
Netanyahu’nun İsrail’e verdiği zarar ve yıkımın boyutunu anlamak için hayatımızın farklı alanlarını incelemek ve özellikle son dört yılda her birinde yaşananları ortaya koymak gerekir.
2022 yılı sonunda yapılan seçimler, İsrail yönetiminde köklü bir değişimin habercisiydi. 4 Ocak 2023’te Adalet Bakanı ve Netanyahu’ya yakın isimlerden Yariiv Levin bir konuşma yaptı ve burada yargı ve yasama alanlarında bazı temel konulara değindi. Bunlar arasında; yargıçları seçme komitesinin yapısının değiştirilerek koalisyonun otomatik çoğunluğa sahip olmasının sağlanması; Yüksek Mahkeme tarafından iptal edilen yasaların Knesset tarafından basit çoğunlukla yeniden kabul edilmesini öngören “geçersiz kılma maddesinin” kabul edilmesi; mahkemelerin hükümet ve bakanlıkların kararlarını incelemek ve iptal etmek için “makullük ölçütünü” kullanamamasını sağlayacak şekilde bu ölçütün kaldırılması; ayrıca başsavcının hukuki görüşlerinin hükümet açısından bağlayıcı olmasının sona erdirilmesi yer alıyordu.
Levin bu açıklamaları başbakanın bilgisi ve desteğiyle yaptı. Sağdan sola farklı siyasi kesimler arasında bu konularda uzlaşma sağlanması için herhangi bir girişimde bulunulmadı.
Levin’in konuşması, bunun ardından ortaya çıkan protesto hareketinden geniş çaplı tepkiler aldı.
Sonuçta protestolara rağmen yargı sistemi her yönden zarar gördü ve bugün hâkimlerin uygulamaları aşağılama ve alay konusu haline geldi. Ancak burada anlattığım yargı sistemine yönelik baskı, Netanyahu’nun faaliyetlerinin yalnızca bir boyutudur.
Yazara göre, 7 Ekim’e (Aksa Tufanı Operasyonu) nasıl gelindiği üzerine düşündüğümüzde Netanyahu’nun “Hamas bir varlık ve kazanımdır, Filistin Yönetimi ise bir yük ve baş belasıdır” anlayışına ulaşıyoruz. Bu doğrultuda Hamas’a büyük miktarlarda kaynak aktardık ve onu güçlendirdik; öyle ki İsrail’e karşı benzeri görülmemiş güçte bir askeri operasyon planlayabilecek kapasiteye ulaştı.
7 Ekim’den sonra yaşanan çok sayıda savaşın seyri, bu adımların belirli bir hedefinin olmadığını kısa sürede ortaya koydu. Gazze Şeridi’nin büyük bölümünü yıktığımız doğru, ancak bunu önceden bir planlama ve mevcut durum hakkında yeterli bilgi olmadan gerçekleştirdik.
Savaşın “ertesi gün” ilkesi Netanyahu için cazip değildi; çünkü ona göre sonu olmayan bir savaş, arzu edilen savaş ve nihai hedefin kendisiydi.
Mevcut durumun diğer unsurlarının yanı sıra savaş, mevcut koalisyonu ve hükümeti koruma arzusunu da ortaya koyuyordu. Netanyahu’yu yönlendiren şey buydu ve başbakanlığını yürüttüğü İsrail’in ihtiyaçları onun açısından hiçbir anlam ifade etmiyordu.
Benzer şekilde, farklı halk kesimlerinin birbirine karşı kışkırtıldığına tanık oluyoruz. İlk olarak İsrail’deki (işgal altındaki Filistin) demokratik ve ilerici bloğa karşı etnik, dini ve Haredi sağcılardan oluşan bir koalisyon oluşturuldu; ardından sosyal medya üzerinden kışkırtma süreci başladı ve bunun yöntemi giderek daha aşırı bir hal aldı.
Kanal 14 sayısız yalan üretiyor ve başbakanın açık yalanlarının devasa boyutuna karşı hiçbir mazereti bulunmuyor. Artık onların yayımladığı hiçbir şeye güvenilemez.
Başbakanın sorumluluktan kaçması, özellikle büyük felaketlere ilişkin sorumluluk söz konusu olduğunda, son derece yanlıştır. Ancak Netanyahu’nun her olaydan sıyrılmak için başvurduğu ikiyüzlü ve kaçamak yöntem gerçekten şaşırtıcıdır.
Bir devlet soruşturma komisyonunun kurulmasını engelleme becerisi bunun açık bir örneğidir. 7 Ekim sonrasındaki savaşlar boyunca Netanyahu, başarısızlıkları unutmuş ve medya açıklamaları aracılığıyla istismar ettiği başarılarla kendisini ilişkilendirmiş gibi davrandı. Söz konusu “başarılar”, yürüttüğümüz savaşlara ilişkin onun yorumunu da içeriyor; daha önce belirtildiği üzere bu savaşların sona ermesi düşünülmemelidir. Ancak siyasi bir nitelik taşıması gereken “ertesi gün” yaklaşımı, onun stratejisinde tamamen yoktur.
Netanyahu, İsrail’in askeri yapısında gerek yedek güçlerde gerekse zorunlu askerlik kapsamında görev yapanlara da bir darbe daha vurdu. Yıllarca karar almaktan kaçındıktan sonra “Tevrat Eğitiminin Temel Yasası” kabul edildi. Bu yasa, “Tevrat eğitiminin Yahudi halkının mirasında ve İsrail’de temel bir değer olduğunu” öngörüyor ve böylece Tevrat eğitimini İsrail’in askeri yapısında hizmetle eşit tutuyor; hatta Tevrat eğitimine ayrıcalıklı bir konum kazandırıyor.
Netanyahu yıllar boyunca iktidardaki koalisyonu korumak amacıyla Haredilere iki temel taviz verdi: çeşitli amaçlar için büyük miktarlarda para ve daha önce bahsedilen temel yasa. Başbakan, Haredilerin taleplerine verdiği karşılığı eşi görülmemiş biçimde artırdı.
Yazar daha sonra şu vurguyu yapıyor: Netanyahu’nun gerçekleştirdiği tüm yıkıcı eylemleri ayrıntılı biçimde sıralamayacağım; belki de bunların tamamını takip etmek mümkün değildir. Bu nedenle burada duruyorum.
Ancak bu eylemlerin kısa bir özetini sunmak gerekiyor. Bunlar: hukuki ve siyasi darbe; 7 Ekim’e kadar Hamas’a destek verilmesi ve Hamas’ın güçlendirilmesi; siyasi hedefi olmayan uzun ve çok sayıda savaşın başlatılması; yasanın açık hükümlerine dayanarak bir devlet soruşturma komisyonunun kurulmasına karşı çıkılması; halkın farklı kesimlerinin sürekli olarak birbirine karşı kışkırtılması; askere çağrılanlarla askerlikten kaçanlar arasında ciddi eşitsizlik oluşturulması; İsrail siyasetinde sistematik düşmanlığın yaygınlaştırılması; üst düzey yetkililer arasında yanlış davranış kültürünün yerleşmesi ve aynı zamanda İsrail’in dünyadaki konumunun utanç verici bir biçimde zayıflatılmasıdır.
Bütün bunlar gerçeği çarpıtan çok sayıda yalanın gölgesinde gerçekleştiriliyor ve elbette okuyucular bu listeye çok sayıda madde daha ekleyebilir.
Bu sistematik yıkım sürecine liderlik eden Benjamin Netanyahu, önümüzdeki günlerde zorlu bir yargı süreciyle karşı karşıya kalacak. İsrail’i tehdit eden ciddi tehlikelerle karşı karşıyayız. Belki de bu suçlara ilişkin henüz uygun bir yasal düzenleme bulunmuyor, ancak bu tür yasa ve düzenlemelerin mümkün olan en kısa sürede “İsrail’in ve Yasalarının Yıkımı Yasası” gibi bir başlık altında kabul edilmesi gerekiyor.
www.kudusgunu.com