''Kudüs Davası İrfânî Bir Meseledir''

''Kudüs Davası İrfânî Bir Meseledir''


filistin_50379.jpg

 

Müslümanların bir kuş misali silkelenmesi ve âfakî cihattaki başarısızlıklarını enfüsî yolculuklarındaki sürçmelerde aramaları gerekmektedir. Zira Kudüs davası, irfânî bir meseledir.

 

 

----------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------------

Kudüs Davası İrfânî Bir Meseledir

Bazı imtihanlar bir kişilik, bazıları da birçok kişiliktir. Kimi imtihanlar bir toplumun aşması gereken bir sınav iken, en zorları da tüm insanlığı alakadar edenlerdir. Tüm insanlığı ilgilendiren imtihanlardan, insanların ne kadar haberdar olduğunu anlamak, mevcut imtihanda takındıkları hâl ve tutumlara bakılarak kolaylıkla anlaşılabilir. Bu bakış hem âfakî ve hem de enfüsî bir bakış olmadığı müddetçe işe yaramayacaktır.

Şüphesiz hak olduğu kendilerine açıkça belli olsun diye biz hem afakta (dış âlemde) ve hem de enfüste (iç âlemde) onlara ayetlerimizi göstereceğiz. Senin Rabbinin her şeyin üzerinde şahit olması yetmez mi?"(1)

İslâm toplumu da bu âfakî ve enfüsî yolculuğunu yapmalı ve Zât-ı Akdes-i İlâh'ın kendileri üzerlerine yapacağı şehâdetten alnının akıyla çıkmalıdır. Bu, bir toplumun imtihanıdır.

Bir takım yüzlerin ağaracağı ve bir takım yüzlerin kararacağı gün (gelince), yüzleri kararanlara, ‘İmanınızdan sonra küfre mi saptınız? Küfre sapmanızdan dolayı tadın azabı' denecektir.(2)

İmtihândan başarıyla geçip kurtuluşa ermek ancak bireylerin kurtuluşa ermesiyle mümkün olmaz mı?

Andolsun asra.  Ki gerçekten insan hüsran içindedir. Ancak iman edip sâlih amellerde bulunanlar, birbirlerine hakkı ve sabrı tavsiye edenler başka.(3)

Ferdî, toplumsal ve insanlık kulvarlarında birey, Müslüman ve insan olarak imtihanların başarıyla verilip verilemediğini anlamanın çeşitli yolları vardır. Bunlardan biri de İnsân-ı Kâmil'in Allah'ın arşı mesabesindeki o mukaddes kalbinin bizlerden razı olup olmadığının tespit edilmesidir.

Gözlerim uyur; ama kalbim asla uyumaz.(4)

Tıpkı Resulullah (s.a.a.) gibi, O'nun nefsi mesâbesindeki İnsân-ı Kâmil olan halefi de öyledir. Mukaddes bedenleri aramızda olmasa dahi ferdin, toplumun ve tüm insanlığın yaptıklarına Allah -celle celâlehû- katında şehâdet etmektedir.

De ki: İstediğinizi yapın; Allah, peygamberi ve müminler yaptıklarınızı mutlaka görecektir. Sonra hepiniz, görülmeyeni ve görüleni bilen Allah'a döndürüleceksiniz de O size, yaptıklarınızı bildirecektir.(5)

Âfakî ve enfüsî bakıştan sonra -veya bu bakışı hiçbir şekilde yerine getirmeyen-, ne kendinde ve ne de etrafında ilahî mesajların özü olan ahlakî erdemleri göremeyen fert, toplum ve insanlık için kâmil insanların edecekleri şehadet, şüphesiz lehte değil aleyhte bir şehadet olacaktır.

Böylece sizin insanlara ve Resul'ün de size şahit olması için sizi orta bir ümmet kıldık.(6)

Allah adına gerektiği gibi cihad edin. O sizi seçmiş, babanız İbrahim'in de dini olan bu dinde sizin için bir zorluk kılmamıştır. Daha önce ve Kur'ân'da, peygamberin size şahit olması, sizin de insanlara şahit olmanız için size Müslüman adını veren O'dur. Artık namaz kılın, zekât verin ve Allah'a sarılın. O sizin mevlânızdır. Öyle ya, O pek de güzel bir mevlâ ve pek de güzel bir yardımcıdır!(7)

Allah adına cihad, hem âfakta ve hem de enfüste bir birliktelik içerisinde devam etmelidir. İnsân-ı Kâmil'in mukaddes kalbi, her iki cihat ameliyesinden haberdar olmakta ve imtihanın başarılı tamamlanıp tamamlanmadığını Zât-ı Akdes-i İlâha arz etmektedir. Hz. İbrahim (a.s.), hem Nemrut'a karşı âfâkî bir cihatta bulunup onun kendi nefsine, topluma ve insanlığa karşı işlediği zulmün nişânesi olan âfâkî putları devirmiş; hem de derûnî yolculuğunda enfüsî cihadın en başarılılarından biri olarak kalbinde rızâ-yı ilâhiye muhalif tek bir put bırakmamıştır. Bu masum zât, kendi torunu Muhammed Mustafa -aleyhi ve âlihî âlfu't-tahiyyeti ve's-senâ-nın ümmeti de her iki sahada, cihâd-ı esğar/küçük cihad ve cihâd-ı ekber/büyük cihâatta başarılı olsun diye onlara Allah'a teslim olan anlamına gelen Müslüman ismini vermiştir.

İbrahim (a.s.)'ın öğretisi insanların enfüsî putlarını kırma mücadelesinde olmayanların, âfakî putlara ve onların hâmilerine karşı gerçekleştirecekleri mücadelenin akim kalacağını; bunun yanı sıra enfüsî putlarla uğraştığını sanıp,  âfakî yolculuğu küçümsemenin ilahî mukaddes tecellilerin perdelenmesine neden olacağını göstermektedir. O halde, her cihadın gereklerini beraberce yerine getirmek İbrahim torunları için bir elzemdir.

Bugün, İnsân-ı Kâmil -Allah zuhurunu çabuklaştırsın- bulutlar ardındaki bir güneş gibi günahkâr gözlerimizden ırak olmayıp aramızda olsaydı, Filistin'de her gün acılar çektirilen Müslümanlar için neden sessiz kaldığımız hususunda bizleri kınamayacak ve ayıplamayacak mıydı? İslam toplumunun sessizliği aslında her şeyi ne kadar da net bir şekilde resmetmektedir. Bu tasvirden anlaşıldığı kadarıyla Müslümanlar, tam anlamıyla kapitalist sisteme entegre olmuş, gündelik hayatlarında tüketim toplumu haline dönüşmüş, zalimlere meyletmişlerdir.

Zulmedenlere meyletmeyin; yoksa size ateş dokunur. Sizin Allah'tan başka velileriniz yoktur, sonra yardım da göremezsiniz.”(8)

Filistinli çocuklar İsrail askerleri tarafından alıkonurken nefsimizde bir suçluluk hissetmememiz,  bu tür haberleri sıradan bir haber gibi telakki etmemiz şüphesiz enfüsî ve âfâkî cihadın gereklerinin yerine getirilmemesi neticesinde kalplerimizde meydana gelen zalimlere meyildir. Kur'ân-ı Kerîm'de Firavun'un İsrailoğullarına reva gördüğü zulümlerden biri, onların erkek çocuklarını öldürüp kadınlarını sağ bırakması(9) şeklinde tasvir edildiğine göre, İsrail'in Firavunlaşması mukabilinde Tûr dağındaki bir Musa tutumu takınmak gerekmez mi? İsrail, sürekli sokaklardan Filistinli erkek çocukları toplayıp, geleceğin intifada erlerini psikolojik olarak öldürmek istemiyor mu? Bu şekilde öldüremedikleri Filistinliler ise atış poligonundaki bir hedeften farksız hâle geliyor bu terörist devlet için. Bununla birlikte şunu da ifade etmek gerekmektedir: IŞİD teröristleri İslam pınarından biraz tatmış olsalardı Müslümanları katledeceklerine, bu masum çocukları kurtarırlardı. Ancak bu terör örgütüne mensup şahıslar zalimlere meyletmiş ve Müslümanları müdafaa edeceklerine, çocuklar da dâhil olmak üzere masum insanların kanıyla ellerini kirletmişlerdir.

Bu şahısların, câniliklerini ve zulmedenlere meylederek kendilerinin de birer zalim haline gelişini, İslam adıyla temizlemeye çalışmalarına Kudüs meselesi izin vermemektedir; asla da vermeyecektir. Bir Müslüman'ın nefsinde ahlakî bir inkılâbı gerçekleştirmeden, dış dünyada inkılâp gerçekleştirme hayalleri kurması bu tür yapılanmaların nicelik olarak büyümesine neden olmaktadır. Oysa irfânî biz nazarla kendi içlerine bakacak ve nefis tezkiyesiyle bir nebze hem hâl olacak olsalar, Kudüs gibi mukaddes bir davanın Müslümanların durumuna nasıl ayna tuttuğunu göreceklerdir.

Kudüs meselesi sadece yukarıda tasvir edilen güruhun değil, tüm Müslümanların karnesidir, hiç şüphesiz. İnsân-ı Kâmil'in mukaddes kalbinin rızasına ne derece nâil olunduğunun kanaat notlarıdır, vermekte olduğumuz ilahî imtihanda. Bu nedenle Müslümanların bir kuş misali silkelenmesi ve âfakî cihattaki başarısızlıklarını enfüsî yolculuklarındaki sürçmelerde aramaları gerekmektedir. Zira Kudüs davası, irfânî bir meseledir.

Hasan Hüseyin Güneş

Afyon Kocatepe Üniversitesi, Tarih Bölümü

----------

Fussilet Sûresi: 53.

Âl-i İmrân Sûresi: 106.

Asr Sûresi: 1-3.

Resulullah'tan (s.a.a.) nakledilen bir hadis-i şerif.

Tevbe Sûresi: 105.

Bakara Sûresi: 143.

Hac Sûresi: 78.

Hûd Sûresi: 113.

Bakara Sûresi: 49; A‘râd-f Sûresi:  141; İbrahim Sûresi: 6

Google+ WhatsApp